وَقَالُواْ مَهْمَا تَأْتِنَا بِهِ مِن آيَةٍ لِّتَسْحَرَنَا بِهَا فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ
(132)
فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ
وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ آيَاتٍ مُّفَصَّلاَتٍ
فَاسْتَكْبَرُواْ وَكَانُواْ قَوْمًا مُّجْرِمِينَ
(133)
“(Onlar, Mûsâ’ya) dediler ki:
«–Bizi sihirlemek için ne mûcize getirirsen getir, biz Sana inanacak değiliz!»
Biz de, ayrı ayrı mûcizeler olarak onların üzerine tûfân, çekirge,
haşere, kurbağalar ve kan gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve
günahkâr bir kavim oldular.” (el-A’râf, 132-133)
Kıptîler, azâbı gördüklerinde Hazret-i Mûsâ’ya “Büyük âlim!” diye
hitâb ediyorlardı. Azap kalkınca da, isyanlarına devâm ederek “Bu, zâten
geçiciydi.” diyorlardı.
Belâlar, zulüm kemâle erdiği zaman gelmeye başlar. Âyet-i kerîmede de
bildirildiği gibi Kıptîlerin zulmü iyice şiddetlenip kemâline erince,
üzerlerine birçok musîbetler indirildi:
1. Tûfân
Allâh Teâlâ şiddetli yağmurlar yağdırdı. Öyle ki, Kıptîlerin evleri
su ile doluyordu. Boyunlarına kadar suya gark oldular. Oturan
boğuluyordu. Helâk olacak hâle geldiler. Ancak, Sıptîlere birşey
olmuyordu.
Derhal Mûsâ -aleyhisselâm-’a koştular:
“–Ey Mûsâ! Rabbine duâ et; eğer bu belâ kalkarsa, îmân edecek ve Sen’inle kavmine müsâade edeceğiz.” dediler.
Mûsâ -aleyhisselâm- duâ etti. Sular çekildi. Ardından büyük bir bolluk başladı. Kıptîler, yine isyân ederek:
“–Bu su, bize azap değil, meğer bir nîmetmiş! Zâten geçecekmiş! Bunlar, Mûsâ’nın duâsıyla olmadı!” dediler.
2. Çekirge
Bir müddet sonra Hak Teâlâ çekirge sürüleri gönderdi. Bahşedilen
bolluğu yediler. Ne varsa harâb ettiler. Ancak İsrâîloğulları’na bir
zarar vermiyorlardı.
Kıptîler yine Hazret-i Mûsâ’ya geldiler:
“–Ey âlim! Duâ et; bu belâdan kurtulursak Sana îmân edeceğiz, Sen’i kabûl edeceğiz!” dediler.
Mûsâ -aleyhisselâm- duâ etti. Azap kalktı.
Ancak üzerlerinden azâbın kalktığını görerek rahatlayan Kıptîler,
yine sözlerinde durmadılar; zulüm ve isyanlarına devâm ettiler.
3. Bit ve Pire
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onlara bit ve pire musallat etti. Yemek
yerlerken kapları bit ve pire ile dolardı. Bu büyük bir belâ idi. Yine
Mûsâ -aleyhisselâm-’a koştular. Hazret-i Mûsâ duâ etti. Bundan da
kurtuldular.
Fakat yine isyâna meylettiler.
4. Kurbağalar
Bu sefer Mûsâ -aleyhisselâm- Nil Nehri’ne gitti. Asâsıyla vurdu ve
bütün kurbağalar Mısır’ı işgâl etti. Yemek kaplarına varana kadar her
yer kurbağalarla doldu. Kıptîler tekrar Mûsâ -aleyhisselâm-’a
geldiler:
“–Ey âlim! Artık gerçekten pişmânız; sizleri Arz-ı Mev’ûd’a (Kudüs’e) bırakacağız!” dediler.
Ancak Mûsâ -aleyhisselâm-’ın duâsı ile belâ kalkınca, yine eski davranışlarını sürdürdüler.
5. Kan
Kıptîlerin bir türlü uslanmaması üzerine Allâh Teâlâ, Nil Nehri’ni
kan hâline getirdi. İçecek su bulamadılar. Nil Nehri, Sıptîler içerken
ve kullanırken aslî berraklığını muhâfaza ediyor; Kıptîlere ise kan
oluyordu. Yine Mûsâ -aleyhisselâm-’a koşup yalvardılar. Bu musîbet de
üzerlerinden kaldırıldı.
Fakat yalancı ve nankör Kıptîler, yine isyanlarına döndüler.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Nil Nehri’nin kan hâline dönmesi bahsini Mesnevî’sinde gönül lisânıyla ne güzel îzâh eder:
“Bir Kıptî harâretten kavrularak bir Sıptînin evine geldi:
«–Ben senin dostun ve akrabânım. Bugün ise sana şiddetle muhtaç
hâldeyim. Kendin için Nil’den bir tas su doldur da bu eski dostun senin
elinden su içsin! Kendin için doldurursan, içindeki kan olmaz. Saf ve
sihirden âzâde olur.» diye uzun uzun yalvardı.
Sıptî de, Kıptînin mûcizeyi idrâk etmesi için Nil’den bir tas su
doldurdu. Ağzına götürüp yarımını içti. Tası Kıptî tarafına eğdi ve:
«–Haydi iç!» dedi.
Kıptî, sevinerek ağzını uzattı. Lâkin su, kıpkızıl kan oldu. Bunun
üzerine Sıptî, tası kendi tarafına çevirdi. Kan, tekrar saf su hâline
döndü.
Kıptî öfkelendi. Hiddeti geçinceye kadar oturdu. Sonra Sıptîye döndü:
«–Ey kardeş! Bu düğümün çözülmesi nasıl olur? Bunun esrârı nedir?» dedi.
Sıptî:
«–Nil’in bu tatlı ve berrak suyunu ancak Mûsâ’nın dînine inananlar
içebilir. Sen de Firavunluk yolundan ayrılıp Mûsâ’nın yoluna girersen,
ancak o zaman bu suyun berraklığına ve lezzetine kavuşabilirsin!» dedi.
Sıptî, Kıptîye nasîhatine devamla şöyle dedi:
«–Ay ile sulh hâlinde ol ki, mehtâbı göresin!»
(Burada aydan maksad, Mûsâ -aleyhisselâm-; mehtâb ise, peygamber mûcizesidir.)
«–Allâh’ın has kullarına karşı kinin, seni kör ve sağır ederek
arana binlerce perde germiş! Sapıklık ve küfür vâdîsinde körü körüne
dolaşıyor, hakîkate âmâ oluyorsun! Dağ gibi küfrünü istiğfâr ile erit
ki, hidâyet bulasın! O zaman mârifeti bulanların kadehinden sen de
nasîbini alırsın!
Allâh -celle celâlühû- Nil suyunu kâfirlere harâm etmişken, sen
bir hîle ile, yâni beni vâsıta kılarak onu nasıl içebilirsin? Ey Kıptî!
Nil’in haddine mi; ilâhî emri terk etsin de kâfirlere su olsun!..»”
Bütün bu tecellîler karşısında:
وَقَالَ فِرْعَوْنُ ذَرُونِي أَقْتُلْ مُوسَى وَلْيَدْعُ
رَبَّهُ إِنِّي أَخَافُ أَن يُبَدِّلَ دِينَكُمْ أَوْ أَن يُظْهِرَ فِي
الْأَرْضِ الْفَسَادَ
“Firavun (her acze düştükçe): «–Bırakın beni; Mûsâ’yı öldüreyim! (Kurtarabilirse) Rabbine yalvarsın! Çünkü ben O’nun, dîninizi değiştireceğinden, (yâni putperestlikten vazgeçireceğinden) yâhut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.» diyordu.” (el-Mü’min, 26)
Firavun’un bu şekilde konuşması, onun Mûsâ -aleyhisselâm-’ı öldürmek
istediğine, fakat etrafındakilerin buna mânî olduğuna işâret etmektedir.
Çünkü çevresindekiler Firavun’a:
“–O, senin korkacağın bir kimse değildir. Sen tanrısın! Şâyet O’nu
öldürürsen, halkın kalbine bir şüphe sokmuş olursun! Herkes senin,
Mûsâ’nın mûcizeleri karşısında âciz kaldığını düşünür…” diyorlardı.
Bununla beraber Firavun’un sözleri, onun Hazret-i Mûsâ’dan ne kadar
korktuğunu da göstermektedir. Aslında Firavun, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın
peygamber olduğunu vicdânen kabûl ediyordu, ancak gurur, kibir ve kör
inadı, îmân etmesine mânî oluyordu.
Firavun’un bu tavırları karşısında:
وَقَالَ مُوسَى إِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُم مِّن كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لَّا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ
“Mûsâ da:
«–Ben hesâb gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allâh’a sığındım!» dedi.” (el-Mü’min, 27)
Bu sebeple, bazı tefsîr âlimleri, bu kadar mûcizeden sonra Firavun’un
hâlâ îmân etmemesindeki hikmeti, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın bu duâsındaki
tespitle ifâde ederler. Bu tespitler ise:
a. Âhirete îmân etmemek,
b. Çok kibirli olmak, şeklindedir.
Zîrâ kibirli kimse, herkesi kendinden aşağıda görmek ister. Bu
sebeple kibir, hadîs-i şerîfte büyük bir günah olarak zikredilmiştir:
“Kalbinde hardal tanesi kadar îmân bulunan bir kimse cehenneme
girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse de cennete
giremez.” (Müslim, Îmân, 147)
Görüldüğü üzere îmânın değeri o kadar yücedir ki, o îmân sâyesinde
kişi ilâhî affa mazhar olur ve günâhının kefâretini ödedikten sonra
cennet nîmetlerine nâil olur. İblîs’in vasfı olan kibir de o kadar
çirkin bir vasıftır ki, cennete girmeye mânî olacak kadar îmânı zaafa
uğratır.
Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulmuştur:
“Bir kimseye günah olarak, müslüman kardeşini hakîr görmesi yeter!” (Müslim, Birr, 32; Ebû Dâvûd, Edeb, 35; Tirmizî, Birr, 18)
Lokmân -aleyhisselâm-’ın oğluna kibir ve gururla alâkalı nasîhati ne kadar güzeldir:
وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ
“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek
yürüme! Zîrâ Allâh, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri aslâ
sevmez!” (Lokmân, 18)
İsrâ Sûresi’nin 37. âyet-i kerîmesinde de şöyle buyrulur:
وَلاَ تَمْشِ فِي الأَرْضِ مَرَحًا إِنَّكَ لَن تَخْرِقَ الأَرْضَ وَلَن تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً
“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir, ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin!”
Allâh Teâlâ, kibir ve gurur bataklığına düşen Firavun ve avanesini cezâlandırmasının hikmetini şöyle beyân eder:
وَمَا نُرِيهِم مِّنْ آيَةٍ إِلَّا هِيَ أَكْبَرُ مِنْ أُخْتِهَا وَأَخَذْنَاهُم بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
“Onlara gösterdiğimiz her bir âyet (mûcize), diğerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye onları azâba uğrattık.” (ez-Zuhruf, 48)
Belâlarla terbiye edilen bu millet, sıkıntı ve azap anlarında kuzu
kesiliyor, üzerlerindeki azap kaldırılınca da âdeta canavarlaşıyorlardı.
Onların bu iki yüzlülüklerini ve sözlerinde durmayışlarını, Allâh Teâlâ
âyet-i kerîmelerde şöyle açıklar:
وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُواْ يَا
مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَ لَئِن كَشَفْتَ عَنَّا
الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِي إِسْرَائِيلَ
“Azâb üzerlerine çökünce:
«–Ey Mûsâ! Sana olan ahdi hürmetine, bizim için Rabbine duâ et.
Eğer bizden azâbı kaldırırsan, mutlakâ Sana inanacağız ve muhakkak
İsrâîloğulları’nı Sen’inle göndereceğiz!» dediler.”
(el-A’râf, 134)
وَقَالُوا يَا أَيُّهَا السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَ إِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ
(49)
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِذَا هُمْ يَنكُثُونَ
(50)
“(Mûsâ’ya hitâben) dediler ki:
«–Ey sihirbaz! Sana olan ahdi hürmetine bizim için Rabbine duâ et; çünkü biz artık doğru yola gireceğiz.»
Fakat Biz onlardan azâbı kaldırınca, sözlerinden dönüverdiler.”
(ez-Zuhruf, 49-50)
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ إِلَى أَجَلٍ هُم بَالِغُوهُ إِذَا هُمْ يَنكُثُونَ
“Erişecekleri bir müddete kadar onlardan azâbı kaldırdığımızda, hemen sözlerinden dönüverirlerdi.” (el-A’râf, 135)